20 Temmuz 2020 Pazartesi

Kant Notları 2 - Kant'ta Ahlak Anlayışı (Luc Ferry Ders Notları)

Bir önceki derste, Kant felsefesinin hem Antik Yunan’ın Kozmos anlayışından hem de klasik Hıristiyanlık anlayışından kopuşu ifade ettiğini söyledik.

Kant’ı anlamak için ahlak bölümünden başlamak en iyisi. Yani Pratik Aklın Eleştirisi’nden (1788). Bu kitapta iki kopuşu da gözlemleyeceğiz. Kant Hıristiyan olsa da, klasik tipte bir Hıristiyan değil.

Şimdi Kant’ın bu kitapta ortaya koyduğu ahlak anlayışının hem Antik Yunan’dan hem de Hıristiyanlık’tan ne şekilde kopuşa işaret ettiğine bakalım. Bu kitap hümanist etik’i savunacak.

Antik Yunan Kozmolojisi’nden kopuş

Yunan Kozmolojisi’nde evrenin düzenliliğinin yanında aristokratik ahlakın temelini oluşturan bir unsur daha var: Varlıklar arasındaki doğal hiyerarşi. Fransız Devrimi’ne kadar Avrupa zihniyeti bu anlayış üzerine kuruluydu. Yani tüm varlık kategorileri içinde bir hiyerarşi mevcuttu. Örneğin göz: Kör göz, az gören göz, iyi gören göz, kusursuz gören göz. Aynı şekilde insanlar arasında da bu doğal hiyerarşi var. Platon da Devlet kitabında hiyerarşide en yukarıda olan filozofların devleti yönetmesini, en aşağıda olan üreticilerin yalnızca kendi üretim işlerini yapmalarını istiyor. Adil devlet, varlıklar arasındaki bu doğal hiyerarşiyi gözeten devlet.

Ahlaki erdem de doğal üstünlükten ayrı düşünülmüyor. Örneğin Aristoteles, “erdemli at”tan ya da “erdemli göz”den bahsediyor. Bugünkü ahlak ve erdem anlayışımızda bunlar anlamsız sözler. Aristoteles’in “erdemli göz” derken demek istediği “kusursuz gören göz”. “Erdemli at” da savaşa giderken sahibine en iyi hizmeti verecek at. Aristokratik anlayış. Çünkü erdem, Tanrı vergisi doğal özelliklere dayandırılıyor.

Kant: Hayır, bir bireyi erdemli yapan şey, Tanrı vergisi doğal özellikleri değildir (doğal hiyerarşi değildir). Tanrı vergisini bireyin ne yaptığıdır.

“Ahlaki anlamda mutlak olarak iyi olan tek şey, iyi niyettir.” Zeki olmak, güzel olmak vs. bunlar iyi özellikler ama ahlak için yeterli değil. Tanrı vergisi olan her şey, iyilik yolunda olduğu gibi kötülük yolunda da kullanılabilir. Zeka ile birine yardım da edebilirsiniz, kötülük de yapabilirsiniz. Ahlaki açıdan önemli olan kişinin iyilik/kötülük yapma anlamındaki niyetidir. Basit bir fikir olsa da ahlaki açıdan devrimsel bir düşünce: aristokratik ahlakın yıkımı. Artık ahlaki kriter, doğduğunda edindiğin doğal payeler değil, edindiğin bu payeleri hangi yolda kullandığın.

Bu konuda Hıristiyanlık geleneğinden de esinlendi. Ama Hıristiyanlık’tan yola çıkarak ahlakın seküler bir yorumunu yaptı. Bu ahlaka sahip olmanız için dindar olmanıza gerek yok.

Aristokratik anlayışın tam tersi olan eşitlik fikri de bu ahlak anlayışıyla bağdaşıyor. Erdem eğer doğuştan gelen özelliklerinden değil de özgürce seçilen niyetlerden kaynaklanıyorsa, eşitiz demektir. Einstein da düşük zekaya sahip biri de ahlaki anlamda aynı şekilde yargılanır. Einstein’ın ahlaki üstünlüğü yoktur.

Diğer bir sonuç, insanlığın tek bir grup olması. Aristokratik anlayışta birkaç insanlık var. Örneğin Fransa’da soylu bir kadın, hizmetçisi yanında yıkanabiliyor. Utanmıyor, çünkü farklı dünyalarda yaşıyorlar. Aynı dünyaya ait olduğu bir aristokrattan utanırdı örneğin.

Diğer bir sonuç çalışma fikri. Yüz yıllardan beri aristokratların özelliği çalışmamalarıydı. Savaşıyor, spor yapıyor, bilim yapıyor vs. Artık doğal olarak aldığın payı ne şekilde kullandığın önem kazandığından, elinde olan parayı çalışarak arttırma fikri önem kazanıyor. Dolayısıyla modern hümanizmde çalışma, doğayı dönüştürüp değer yaratma fikri pozitif bir değer kazandı.

Hıristiyanlık’tan kopuş

Kozmolojik etikten nasıl koptuğunu gördük. Şimdi de ilahi etikten kopuşunu göreceğiz.

Klasik Hıristiyanlık ahlakında insanlar ahlak kurallarına uymaya çağrılır: Öldürmemek, çalmamak, yalan söylememek vs. Nihayetinde bunun sebebi Tanrı’ya itaat etmektir, çünkü Tanrı’nın buyruğu böyledir.

Kant’ın kopuşu burada. Kendisi de Hıristiyan, ama bahsettiğimiz geleneksel anlamda değil. İlahi etiğe karşı çıkacak: “Eğer cennete gitmek için ya da cehennemden korktuğumuz için ahlak kurallarına uyuyorsak, ahlakın bir anlamı kalmaz.” Çünkü ilahi etikte kurallara uymanın sebebi ödüllendirilme isteği ya da cezalandırılma korkusudur. Ortada bir çıkar vardır. Gerçek ahlak ise çıkardan uzaktır. Örneğin birine sırf bana ileride yardım eder diye yardım ederseniz, bu aslında ahlaki bir davranış olmaz, çünkü temel motivasyon çıkardır.

“Eğer bir şekilde Tanrı’nın varlığı kanıtlansaydı, ahlakın bir anlamı kalmazdı. Çünkü herkes cezalandırılacağından ya da ödüllendirileceğinden emin olduğu için davranışlarını kendi çıkarlarına göre düzenlerdi.”

Immanuel Kant (1724-1804)

Hümanist ahlak:

Şimdiye kadar Antik Yunan’dan ve Hıristiyanlık’tan ne şekilde kopuş olduğunu gördük. Şimdi bu kopuşların ötesinde Kant kendisi ortaya ne koydu, onu göreceğiz.

Ne Antik Yunan’ın Kozmos’una ne de Hıristiyanlık’ın Tanrısına dayanıyor. Kant’ın ahlak anlayışının temeli insan öznelliği. Peki bu nasıl yapılabilir?

Bu, şu demek: Artık ahlak konusunda referansımız Kozmos ya da Tanrı değil, insanlar arasında yapılan sözleşme. “Özgürlüğüm, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde son bulur.” Bunun üzerinde bir referansımız yok. İnsan haklarının yolunu açıyor.

Peki daha önceden ahlakı üzerine kurduğumuz Kozmos ve Tanrı bu kadar muhteşemken, ahlakı insanlar arasındaki anlaşma olarak belirlemek tehlikeli değil mi? İnsan, referans noktası olabilecek kadar muhteşem bir varlık mı?

Buna cevap, insan-hayvan arasındaki fark üzerinden veriliyor. Yani insana özgü olan nedir, onu hayvanlardan ayıran şey nedir ki insan ahlaki referansın kaynağı olabilsin? Rousseau diyor ki (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Söylev): İnsana özgü olan özgürlük/perfectibilité (mükemmelleştirilebilirlik). Yani hayvanlar tamamen içgüdü ile programlanmıştır, bunun dışına çıkamaz. Doğal olarak davranır, özgürlüğü yoktur. İnsan ise içgüdünün dışına çıkabilir, özgürdür. İnsan aşırıya kaçabilir, mesela yaşama içgüdüsünü geride bırakıp ölene kadar alkol alabilir. İnsan iyi ve kötü arasında seçim yapabilir. Doğal olan sustuğunda irade konuşur. Hayvanda ise doğal olan hiç susmaz.

İkinci argüman: İşte bu doğal olarak belirlenmeme, içgüdü tarafından belirlenmeme insanın tarih yapabilmesine izin verir. Hayvanların tarihi yoktur, insanların ise tarihi olur (hem bireylerin hem toplumların). Hayvan doğal olarak belirlendiği için eğitime ihtiyacı yoktur. İnsanlardan farklı olarak hayvanlar doğdukları gibi yürür, yüzer, yemek yer vs. İnsan ise doğa tarafından belirlenmediği ve özgür olduğu için eğitilmeye ihtiyaç duyar.

Hayvan gruplarının tarihselliği yoktur. Çünkü doğa/içgüdü tarafından yönlendirilirler. İnsanın ise özgürlüğü vardır, bu yüzden tarihselliği vardır. İnsan toplumları kültürel/siyasal olarak değişir (hayvan topluluklarından farklı olarak).

Peki bunun etik açısından ne tür sonuçları olabilir (Kant etiğinin temeli bu)?

1) Erdem, bireysel çıkarın dışında sergilenen davranıştadır. Özgürlük, kendini doğal belirlenimden, içgüdüden söküp almaktır. Eğer doğa bizi egoizme itiyorsa, bizi kendi çıkarımıza doğru yönlendiriyorsa, kendi özgürlüğümüzü elimize alıp başkasının çıkarını da hesaba katmak, onun alanına saygı duymak, insana özgü bir şeydir. Etiğin temeli budur, kendi çıkarının ötesini düşünebilmek, başkası için kendini sınırlamak.

2) Evrensellik. Ahlaki kural, genel çıkarı esas alır. Herhangi birini, herhangi bir grubu önceleyen ahlaki kural olmaz. Bunu yapabilmek de ancak kendi özel çıkarlarını (egoizmi) paranteze alıp genel çıkarı düşünebilmekle mümkündür. Yine burada da doğal egoizmden uzaklaşma ve Rousseau’nun anladığı anlamda özgür bir biçimde başkalarının çıkarını da hesaba katma var. Bunu yapabilecek tek varlık insan, hayvanların doğal olanın dışına çıkıp başkalarının çıkarını özgürce düşünme gibi bir olanağı yok.

İnsan Hakları Bildirgesi’nde "ait olduğu özel topluluklardan bağımsız olarak tüm insanların saygı görme hakkının" var olduğu söyleniyor. Dili, kültürü, dini, milliyeti vs. ne olursa olsun, insan olduğu için bu hakkı var.

3) Ahlaki ödev insanda kendi kendine belirmez, doğuştan gelmez.  Çocuklara öğretilir. Çaba gerektirir, doğal olana direnmeyi gerektirir. Meritokrasiye dayalı cumhuriyet okullarında bu ahlak öğretilir.

Buradan Kant üç tip emperatif (buyruk) çıkartacak:

1) Maharet (ahlakla ilgili değil). Teknik. Adorno ve Horkheimer’ın araçsal rasyonalite dediği şey. Hipotetik emperatif, yani “Eğer şunu istersen, o zaman şunu yap” formunda. “Komşunu zehirlemek istersen, zehir kullan.” (Faydacılık akımıyla eşleştirebiliriz)

2) İhtiyat. Birincide şunu istiyorsan bunu yap formülü vardı. Şimdikinde ise insanlığın genel ve ortak olarak istediği amaçlar söz konusu. Örneğin sağlık. Nerdeyse herkes sağlıklı olmak ister. Birincideki gibi amaçlar tamamen öznel değil, biraz daha nesnel amaçlar var. (Aristoteles’in ahlakıyla eşleştirebiliriz, insanlığın ortak amaçları.)

3) Kategorik. Bu ise Kant'ın vurguladığı ahlak anlayışı. Birincisi gibi “şunu istiyorsan bunu yap” değil, ikincisi gibi “insanlık genel olarak bunu ister” değil. Kesin, net, tartışmasız, mutlak buyruklar. İnsanlığın kendi arasında rasyonel temelde yaptığı anlaşmaya dayanıyor. Başkasına yer açmak için kendini sınırlama ahlakı. Cumhuriyetçi ve demokratik ahlakın temeli. Referansı insan(lar arasındaki anlaşma).

İki sonuç:

1)  Nasıl Tanrı’dan yola çıkıp insana varmak yerine insandan yola çıkıp Tanrı’ya varıyorsak (ilk derste anlatmıştı), burada da ahlakın temeli olarak ilahi buyruklar yerine insandan yola çıkıyoruz. Önce ahlak geliyor, ilahi ahlak başlangıçta dışarıda bırakılıyor. Bunun ötesinde Tanrı’nın varlığı bir inanç meselesi hâline geliyor. Perspektifin tamamen tersine dönmesi.

2) Özgürlük meselesi. Kant’ın ahlak felsefesinin temeli. Doğal olandan (içgüdü, egoizm) sıyrılıp özgürlük kazanmadıkça ahlak mümkün değil.

Kant Notları - 1 (Luc Ferry Ders Notları)

Bu yazı, Luc Ferry'nin Kant derslerinin birincisinden çıkardığım notlara dayanıyor. Yazıda genel olarak Kant'ın üç eleştirisinin (Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi, Yargı Yetisinin Eleştirisi) felsefe tarihinde nasıl bir kopuşa denk geldiği anlatılıyor. İyi okumalar.

Kant’ın felsefesini, düşünce tarihi içindeki yerinde yerleştirmediğimizde söylediklerini anlayabilmemiz çok güç. Örneğin “Sentetik apriori bilgi mümkün müdür?” sorusunu neden sorduğunu bilmemiz gerekir.

Kant’ı, 17. yüzyıla damgasını vuran Bilimsel Devrim sonrasına yerleştirmek gerekir. Galilei (Dünya yerine Güneş merkezli sistem). Newton (ilk modern fizikçi). Descartes. İki anlamda kopuş:

1) Antik Yunanların (Platon, Aristoteles, Stoacılar) Kozmos anlayışından kopuş. Onlara göre evren düzenlidir, mükemmeldir, uyum içindedir. Her şey yerli yerindedir ve kendi görevini yerine getirir (vücudun organları gibi). Modern bilim bu anlayışı yıktı: Evren mükemmel, kapalı ve uyumla işleyen bir sistem değil; sonsuz, başı sonu olmayan bir yer. 17. yüzyılda modern fiziğin bu buluşu insanları sarstı. Düzenli evren anlayışı yıkıldı, anlamı evrende/Kozmosta arama anlamsız hâle geldi. Her şey parçalandı, göreli hâle geldi, mutlak referans ortadan kalktı.

2) Hıristiyanlık anlayışından kopuş (eleştirel bakış ve otorite argümanlarının reddi). Galilei “Yine de dönüyor” diyor. Otorite argümanının reddi ve eleştirel bakış. Kilise’nin “Dünya 4000 küsür yıldır var” sözünü sorguluyor ve cevabını kendisi rasyonel bir biçimde arıyor. Descartes’ın “radikal şüphesi”. Yani her şeyden (Kilise'den, önyargılarımdan, tüm fikirlerimden vs.) şüphe edersem neyi kesin olarak bilebilirim?

Yani Bilim Devrimi hem Antik Yunan hem de o dönemin Hıristiyanlık anlayışına karşıydı (Kilise bugün kendini revize etti).


Immanuel Kant (1724-1804)
Immanuel Kant (1724-1804)

Kant’ı anlayabilmek için Antik Yunan Kozmos anlayışından nasıl koptuğunu anlamak gerek:

Batı felsefesi Antik Yunan’da doğdu. Mitolojinin laikleşmesi ile mümkün oldu. İki temel düşüncesi: 1) İyi bir ölümlü yaşam, başarısız sonsuz bir yaşamdan iyidir. 2) İyi bir yaşam, Kozmos’un düzenine uygun biçimde yaşanmış bir yaşamdır.

Odysseus’un hikâyesi buna bir örnek. Truva Savaşı sonrası İthaka’ya evine dönmeye çalışıyor. Kalipso’nun adasındayken Kalipso ona sonsuz yaşam ve sonsuz gençlik vaat ediyor, ama Odysseus ölümlülüğü tercih edip evine dönmek istiyor. Kozmos’taki doğal yeri İthaka olduğuna göre oraya dönmesi gerek.

Antik Yunan’da üç amaç (ve Kant'ın üç eleştirisi ile bunlardan kopuşu):

1) Kozmos’un mükemmel uyumunu görmek (theoria, “theion orao” yani “İlahi olanı görüyorum”). Kant’ın kopuşu Saf Aklın Eleştirisi (1780) ile. Bilimsel Devrim mükemmel Kozmos anlayışını yıktığına göre artık bilimsel çalışmalar evrenin bu ilahi uyumunu keşfetmek için yapılamaz. Kant’ın anlayışına göre, mesele artık keşfetmek değil. Evrende kaos olduğuna göre bilimin amacı bu kaosa dışarıdan bir düzen getirebilmek. Bilimsel eylem artık evrenin gizli düzenini açığa çıkartmak için değil, kaos içindeki fenomenleri birbirine bağlamak için yapılabilir. Örnek: Tavşanların kanındaki şeker nereden geliyor? Deney yaparak iki tavşan grubu oluşturuyorsunuz, bir gruba havuç veriyorsunuz, diğerine vermiyorsunuz, böylece şeker havuçtan mı kaynaklanıyor onu görüyorsunuz. Hipotez yanlışlanırsa başka faktörleri aynı deneysel yöntemlerle deniyorsunuz. Böylece şekerin nereden geldiğini anlamak için (sebep sonuç ilişkisi kurmak için) deney yapıyorsunuz. Bilim, sebep ve sonuç arasında bir bağ kurma (sentez) eylemi hâline geliyor. Saf Aklın Eleştirisi’ndeki sentetik apriori bilginin nasıl mümkün olduğu sorusu da tam olarak bununla ilgili. Yani deney yoluyla sebep ve sonuç ilişkisini nasıl kurabilirim, sebep ve sonucu nasıl birbirine bağlayabilirim? Bilim bir vizyon değil, praksis.

Bu kitaptaki ikinci devrimci düşünce (özellikle klasik Hıristiyanlık’tan kopuş). Kant’a kadar insan-Tanrı, sonlu sonsuz, göreli-mutlak ilişkileri klasik Hıristiyanlar ve Descartes’çılar tarafından şöyle ele alınıyordu: Önce mutlak, sonsuz Tanrı’dan yola çıkıyoruz ve eksik olan insana varıyoruz. Zaman ve mekanla sınırlı olmayan Tanrı anlayışı. İnsan ise ölümlü, zaman ve mekanla sınırlı, her şeyi bilmiyor. Kant ise Tanrı’dan yola çıkmak yerine insandan yola çıktı, insandan yola çıkıp Tanrı’yı düşündü. İnsan olarak biz sınırlı varlıklarız: zamanla sınırlıyız, mekanla sınırlıyız. Eğer bildiğimiz her şey bu sonlu deneyimle malulse, insan aklındaki sonsuz Tanrı fikri yalnızca sınırlı insanın aklındaki bir fikirdir. İnsanın sınırlı deneyiminden yola çıkarak bu fikri kanıtlamak mümkün olmadığına göre, bu felsefenin alanı değildir. Zihinde zorunlu bir kavrama sahip olmak, onun var olmasını gerektirmez. Tanrı’nın varlığını kanıtlayan ontolojik argümana karşı, Tanrı’yı bir inanç meselesi yapmak istiyor. Kant’ın kendisi de inançlı.

2) Antik Yunanların amacı bu mükemmel uyumda kendi yerini bulmak, ne yapacağını bilmek (etik). Kant’ın kopuşu Pratik Aklın Eleştirisi (1788) ile. Eğer mükemmel Kozmos diye bir şey yoksa, kendi yerini orada bulmak ve onunla uyumlu olarak yaşamak da artık anlamsız. Demek ki ahlak, dünyanın düzenine uygun yaşamaktan ibaret olamaz. Antik Yunan’da her şeyin amacı doğada belli. Kant ise Bilimsel Devrim sonrasında dünyada bir düzen olmadığının anlaşıldığını düşünüyor. Artık ahlakta doğayı taklit etmek mümkün değil, doğa bize ahlak standartları sağlamıyor. Doğa dediğimiz şey, egoist eğilimleri gösteriyor yalnızca. Hatta tam tersi, ahlaklı olmak için doğal olan ile savaşmak gerekecek. 

“Benim özgürlüğüm başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter” anlayışı. Artık doğa ya da evrenle uyum içinde olmak değil, insanlığın kendi arasında kurduğu yapay anlaşma ile birbiriyle uyum içinde olması. İnsan hakları ve demokrasi. Öznelerarası bir anlaşma ile doğadaki vahşi eğilimlerden vazgeçmek.

3) Antik Yunanlar'ın üçüncü amacı Kozmos’ta kendi yerimizi bulduğumuzda, geçmiş nostaljisine ve gelecek kaygısına kapılmadan şimdiki zamanda yaşayacak bilgeliğe ulaşmak. Dünyayı olduğu biçimiyle sevmek. Bu şekilde ölüm korkusunu aşmak. Bu kurtuluş öğretisi de Bilimsel Devrim’in mükemmel Kozmos anlayışını yıkması ile anlamsızlaşacak. Yargı Yetisinin Eleştirisi (1790) temelde estetik ile ilgili olsa da aynı zamanda kurtuluş öğretisi ile de ilgili. Antik Yunan’da sanat, bir mikrokozmos olarak anlaşılıyor. Yani Kozmos’taki mükemmel uyumu sanat yapıtında gösteriyorsunuz. Heykelde mesela mükemmel ölçüler ve uyum. 

Eğer mükemmel Kozmos anlayışı ortadan kaybolursa sanat anlayışı da değişmeli. Kant’ta bunun cevabı modern hümanizm. Artık sanat eseri küçük bir Kozmos taklidi olmayacak, insanın hoşuna giden şey olacak (bu da öznel bir estetik tanımı). Yani güzel olan nesnel bir evren anlayışına uyumla değil, öznel bir hoşa gitme kriteriyle belirlenecek. Güzelin ölçüsü evrende değil, artık insanın içinde.

11 Haziran 2020 Perşembe

Son On Yılın Yerli Romanları (1): Tuğba Doğan'ın Nefaset Lokantası

Her şey, “Son on yılın yerli romanlarından bir iki tane yazabilir misiniz?” konulu şu tweet ile başladı. Son dönemlerde hem yerli hem de yabancı klasik romanlarla daha fazla içli dışlıyım. Bu kitapları okurken fark ettim ki, çok bilindik isimlerin romanları dışında son on yılda okuduğum yerli romanların sayısı çift basamaklara ulaşmıyor bile. Kendimde fark ettiğim eksiklik üzerine sorduğum bu soruya üç yüze yakın cevap geldi. Ben de oturup bu önerileri tek tek değerlendirip kendime uygun on beş kitaplık bir liste çıkardım. Listedeki kitaplar elime ulaştıktan sonra üç gün karantinada beklediler. Nihayetinde listenin ilk kitabını dün gece okuyup bitirdim. Yazarımız Tuğba Doğan, kitabımızın adı Nefaset Lokantası.

Kitapla ilgili fikirlerime geçmeden önce şu meseleyi açıklığa kavuşturayım: “Sen kimsin de milletin yazdığı romanları değerlendireceksin? Hangi sıfatla? Ne hakla?” Evet hipotetik sinirli okur, haklısın. Okur olma sıfatım dışında bu alanda bir sıfatım yok. Ama zaten yapmayı tasarladığım şey, bir eleştirmen gözüyle derinlikli ve kuşatıcı analizlere girişmek değil. Sade bir okur olarak kitapta ne bulduğumu buraya not düşmekten başka bir amacım yok. Çünkü biliyorsunuz, bir kitabı okuduktan beş yıl sonra “Ben bu kitabı okumuş muydum?” gibi amnezik ikilemler içinde kalabiliyoruz. Burası da bu ikilemi yaşadığımda dönüp bakabileceğim küçük bir not defteri olsun. Ayrıca kitapla ilgili bilgi almak isteyen olur da şöyle bir bakarsa ne âlâ.

Kitabı okumayı planlayıp bu yazıyı okumaya girişenler merak etmesinler, kitabın keyfini kaçırıcı herhangi bir şey (spoiler) söylemeyeceğim. Şimdi, kitap üç bölümden oluşuyor ve toplamda 127 sayfa. Yazarın Kitapeki’ne verdiği söyleşide söylediğine göre, kitabın yazımı beş yıl sürmüş. “Yazma süreci benim için yazdıklarımın çoğundan vazgeçme anlamına da geliyor, sözü mümkün olduğunca yoğunlaştırmaya çalışıyorum. O nedenle elinizde tuttuğunuz roman aslında kendi hacminin oldukça sadeleşmiş bir versiyonudur diyebilirim.” diyor Tuğba Doğan, ki hakkı da var. Roman o kadar yoğun ki, sayfa sayısının azlığına rağmen romanı bitirdiğinizde geri dönüşlerle birlikte çok uzun bir hikâyeye şahit olmuş gibi hissediyorsunuz.

Birinci bölüm: Nefaset Lokantası'nda bir akşam yemeği

Romanın birinci bölümünün çoğu Nefaset Lokantası’nda geçiyor. Bu bölümde romanın olay örgüsünün iki cümlelik özetini alıyoruz: “Salih, uzun yıllardır çalıştığı gazeteden kovulunca Brezilya’ya yerleşme kararı almıştır. Yıllardır müdavimi olduğu Nefaset Lokantası’nda çok yakın olduğu restoran sahipleri bir veda yemeği düzenlemiştir.” İlk bölümde henüz tanımadığımız bazı karakterlerin o akşam sergilediği bazı davranışlara şahit oluyoruz. Lokantanın sahibi Afitap Hanım, onun eşi Suphi, Salih’in arkadaşı Metin. Geçmişlerini bilmediğimiz için bu karakterlerin davranışları önümüze garip bir yapboz gibi dökülüyor. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüşlerle ve bilinç akışlarıyla bu karakterleri daha yakından tanıyacağız. Böylece hem ilk bölümdeki garip yapboz biraz daha anlamlı gelmeye başlayacak hem de bu kişilerin kendilerine ait korkuları, acıları, sırları ve hayalleri olan canlı insanlar olduklarını göreceğiz. Yani iki boyutlu roman tipleri olmadıklarını anlayacağız.

Birinci bölümde, Salih’in Türkiye’den ayrılıp Brezilya’ya taşınması üzerinden kimlik ve ait olma meseleleri tartışılıyor. Şunu açıkça söylemek isterim ki benim en az beğendiğim bölüm ilk bölüm oldu. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi, romanda incelikli bir biçimde değil de doğrudan iletilen mesajlar benim pek hoşuma gitmiyor. Örneğin Salih, ülkeyi neden terk etmek istediğine dair bir diyalogda şöyle söylüyor: “Bu toprak okuyanını, düşünenini, münevverini, aydınını, entelektüelini, entelini hiçbir zaman sahiplenmedi. Onu hep küçümsedi” (sf 15). İçeriğe dair bir itirazım olmamakla birlikte, romanda fikir yazısına yakınsayan bu tip derdini dolaysız anlatma biçimi bana romanın kurmaca dünyasına yapay bir yama yapılmış hissi veriyor.

Tuğba Doğan, Nefaset Lokantası. Yapı Kredi Yayınları, Mart 2020 (5. baskı).


Birinci bölümde beğenmediğim ikinci unsur, “haklı” Salih’in tam tersi bir karakter olarak sahneye sürülen “güçlü” Şevket. Şevket, Salih’in üniversiteden arkadaşı, daha doğrusu üniversitenin daha ilk gününden itibaren onun düşman kardeşi. “Şevket her devrin kazananı adamlarındandı” (sf. 22). Şevket, üniversitenin ilk dersinde gazeteciliğin nihai amacının ünlü olmak olduğunu söyleyecek kadar klişe bir kötü adam. Romanda karşımıza her çıktığında da Yeşilçam kötü adamlarını aratmayacak şekilde sürekli kötülük peşinde koşuyor. Birinci bölümden sonra da ortalarda pek görünmüyor. Buradaki eleştirim de aslında birinci eleştirimle paralel: Şevket karakteri bize sanki vasatlığın, her devrin adamı olmanın bir eleştirisi olarak verilmiş. Karakteri tam olarak tanımıyoruz, üzerinden vasatlık eleştirisi okuyoruz ve Şevket rolünü tamamlayıp selam verip sahneden ayrılıyor.

İkinci bölüm: Salih'in Nihan'la tanışması ve rastlantı meselesi

İkinci bölümde Salih karakteri, ilişki yaşadığı Nihan karakteri üzerinden biraz daha derinleştiriliyor. Burada yazarın farklı roman tekniklerinden de romanı zenginleştirecek biçimde yararlandığını not etmekte fayda var: Öncelikle Cüce diye bir karakter romana katılıyor. “Cüce. Kibirli Cüce. Ben değil, diğerleri. İçimdeki bir başka içerinin sesi değil, dışarının içimde konuşan sesi. İç ses değil dış ses” (sf. 53). Cüce, Salih’in düşünmek istemediği, belleğinde derinlere gömdüğü ve yüzleşmekten kaçındığı hatıraları sürekli gün yüzüne çıkarıyor. Zaman zaman “Ne yaptın yani, kimin bacağını sıktın tramvayda?” (sf. 109) gibi sözlerle Levent Yüksel’e ironik göndermelerde bulunacak kadar da şakacı. Belki de hatırlattığı travmatik olayların aşırı ciddiyetine tahammül edemediği için şaka yapıyor.

Yine ikinci bölümde kullanılan tekniklerden biri, Nihan ve Salih’in araya giren mektupları. Nihan yurt dışında yaşayan bir oyuncu olduğu için Salih onu ancak yaptığı seyahatler vasıtasıyla görebiliyor. Dolayısıyla biz de bu ilişkinin çoğunu ikilinin mektuplaşmaları üzerinden takip ediyoruz.

İkinci bölümde üzerinde durulan temalardan biri rastlantı. Çünkü Salih’in Nihan’la tanışması büyük bir rastlantı üzerine gerçekleşiyor. Rutin olarak arabaya binen Salih, bir gün kafasına esiyor ve vapura biniyor. İşte Nihan’la ilk karşılaşmaları da o vapurda oluyor. “Ve bu rastlantı her zaman kaçınılmazlık olarak gelir. Tesadüfün billurlaştığı an aslında kaderin billurlaştığı andır. Kader burada sadece iradi olandan çıkıp farklı bir tarzda çalışmayı seçmiştir. Buradaki şiirsellik göz kamaştırıcı değil mi? Önceden zaten bilinmekte ve mutlaka gerçekleşecek olanın kendini tesadüf olarak göstermesi” (sf. 62).

Salih ve Nihan, yurt dışındaki her buluşmalarında kendi aralarında bir oyun oynuyorlar. Bulundukları şehirde hiç tanımadıkları rastgele bir kişinin peşine takılıp bütün gün o ne yaparsa onlar da aynısını yapıyorlar. Böylelikle şehri bir turist gibi değil, oranın yerlisi gibi deneyimlediklerini düşünüyorlar.  Salih ve Nihan’ın sık sık karşımıza çıkan varoluş sıkıntılarıyla bu oyundaki kısa süreliğine de olsa bir başkası olma arzusu birbirini tamamlayan unsurlar gibi görünüyor. Salih de Nihan da dünyaya atılmalarından itibaren gerçek yerlerini bulmakta güçlük çeken karakterler.  Salih, gazetede arka sayfa kapaklarına saçma sapan yazılar yazan biriyken bir anda gerçek bir gazeteci olma hayaliyle haber sitesi kurmayı planlıyor. Nihan’sa hayattaki yerini ve kimliğini bulamadığından dünyanın o şehrinden bu şehrine savruluyor. Nihan’ın oyuncu olup farklı karakterlere bürünmesi de bu arayışın bir parçasıdır belki de.

Üçüncü bölüm: Bellek ve zaman

Üçüncü ve son kısa bölümde ağırlıklı temalar bellek ve zaman. İkinci bölümde karşımıza çıkan Cüce, Salih’i çocukluğunu hatırlamaya zorluyor. Salih’in belleğinde sakladığı, yüzleşmek istemediği için derinlere ittiği, belki de zaman içinde dönüştürdüğü travmatik hatıraları bu bölümde ortaya çıkıyor. Annesi Yıldız Hanım ve babası Yusuf Salih Bey ile ilişkilerinin, çocuklukta yaşadığı travmatik olayların belleğin derinliklerinden yüzeye doğru çıktığına bu bölümde şahit oluyoruz. Bu hatıralar, birinci ve ikinci bölümlerde Salih’in bazı davranışları neden sergilediği ile ilgili bize ipuçları veriyor.

Ana hikâyeyi tamamlayan geri dönüşlerle, geleceğe dair hep gerçekleşmeyen planlarla Nefaset Lokantası zaman içinde bizi bir oraya bir buraya savuran bir roman. “Zaman yoktur, zaman yalnızca sonsuzcasına çok bilinmeyenli bir denklem olarak vardır” (sf. 127). Üzerine söylenebilecek daha çok şey var; ama kısa kesmek için son olarak şöyle söyleyeyim: Nefaset Lokantası, kendini buraya ait hissetmeyen, yarın oraya gitse oraya da ait hissetmeyecek, yaşamak üzerine düşünmekten yaşamayı beceremeyen, güzel günler beklediği her an yolu hayalkırıklığına çıkan Salih’in romanı. Ama daha çok ait olmanın, rastlantının, zamanın, çocukluk travmalarının, hatırlamanın ve yapamamanın romanı.

10 Haziran 2019 Pazartesi

Çernobil Dizisinin Sovyetlerle İlgili Doğruları ve Yanlışları

Rus-Amerikalı gazeteci yazar Masha Gessen'in Çernobil dizisi üzerine New Yorker'da yayımladığı yazıyı çevirdim. İyi okumalar.
2015 yılında sözlü tarih alanında yaptığı çalışmalar dolayısıyla Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan, Rus dilinde yazan Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, röportaj sürecinde en az zorluk çektiği kitabının Çernobil üzerine olan kitabı olduğunu söyledi (Ç. N. “Çernobil Duası”). Bunun sebebinin de, muhataplarından (yani faciadan etkilenen alanda yaşayan insanlardan) hiçbirinin bu konuyla ilgili nasıl konuşması gerektiğini bilmemesi olduğunu belirtti. Diğer kitapları için Aleksiyeviç, İkinci Dünya Savaşı, Sovyetler’in Afganistan Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin dağılması deneyimlerine dair insanlarla konuşmuştu. Rus tarihindeki tüm bu olaylar ve dönemler için genel kabul görmüş hikâyeler ve bu hikâyeleri anlatma biçimleri vardı. Aleksiyeviç’e göre bu durum, gerçek kişisel deneyim ve bireysel hafızanın önüne geçiyordu. Ancak facia sonrasında hayatta kalanlara Çernobil’i sorduğunda, bu kişiler kendi hikâyelerine daha kolay şekilde eriştiler, çünkü bu daha önce anlatılmamış bir hikâyeydi. Sovyet medyası bu facia ile ilgili çok az bilgi vermişti. Konuya dair kitaplar, filmler, şarkılar yoktu. Tam bir boşluk vardı. 
Aleksiyeviç’in Çernobil üzerine olan kitabı Rusça dilinde 1997 yılında yayımlanmıştı, yani Çernobil Nükleer Santrali’nde reaktörlerden birinin patlamasından tam on yıl sonra. Muhtemelen tarihteki en kötü nükleer kazaydı bu. Çernobil ile ilgili kayda değer olgulardan biri de, konuyla ilgili hikâye boşluğunun o güne kadar, hatta dahası bugüne kadar devam etmesi: Aleksiyeviç’in kitabı hem Rusya’da hem de Batı’da ancak Nobel Ödülü ile önem kazanabildi. Rusya’da ve başka yerlerde konuyla ilgili bazı yayınlar yapılsa da bunların çoğu facia bölgesine akın eden turistler hakkındaydı. Konuyla ilgili bir BBC belgeseli ve garip bir Amerika-Ukrayna ortak yapımı belgesel yayınlandı. Ancak geçtiğimiz yılda, biri tarihçi ve diğeri gazeteci tarafından yazılan iki kitap, facianın nihaî belgesel hikâyesini anlatmaya çalıştı. Son olarak, beşinci ve son bölümü Pazartesi günü yayınlanan HBO dizisi “Çernobil”, konunun kurguya dayalı bir anlatımını sundu. Televizyonda yayınlandı ve çok fazla izlendi; dolayısıyla Çernobil hikâyesinin yokluğundan doğan boşluğu kitaplar değil bu dizi dolduracak. Ve bu da pek iyi bir şey değil.
Dizinin nerede büyük bir yanılgıya düştüğüne gelmeden önce, neleri doğru yaptığını söylemem gerek. Craig Mazin tarafından yaratılan ve senaryosu yazılan, Johan Renck tarafından yönetilen “Çernobil”de, Sovyetler Birliği’nin maddi kültürü bir Batı televizyonunda ya da filmlerinde (ya da bu konu özelinde Rus televizyonları ya da filmlerinde) daha önce hiç görülmediği kadar doğrulukla yansıtıldı. Kıyafetler, eşyalar ve ışık neredeyse 1980’ler Ukrayna, Belarus ya da Moskovası’ndan fırlayıp gelmiş gibiydi. (Birkaç küçük hata dışında. Örneğin okula giden çocukların tatil olmayan bir günde tatil kıyafetleriyle dolaşması ya da gençlik çağına erişmiş kişilerin küçük çocuk çantası taşıması gibi önemsiz ayrıntılar.) Sovyetler’de doğmuş Amerikalılar (Sovyetler’de doğmuş Ruslar da) Sovyet insanının fiziksel çevresinin olağanüstü bir doğrulukla yeniden oluşturulduğuna dair tweet’ler attılar ve blog yazıları yazdılar. Bu anlamda diziyi yapanların tek kusuru, Sovyetler Birliği’ndeki sosyoekonomik sınıflar arasındaki derin uçurumdan bihaber olmaları: Dizide, Bilim Akademisi üyesi Valery Legasov (Jared Harris), Ukrayna şehirlerinden Pripyat’ta yaşayan bir itfaiyeciyle neredeyse aynı kötü koşullarda yaşıyor. Gerçekte Legasov, itfaiyecinin yaşadığı kötü koşullardan çok daha farklı koşullarda yaşıyor olmalıydı.

İşte dizinin en büyük kusuru da burada yatıyor: Sovyet güç ilişkilerini doğru bir şekilde yansıtamamasında. Tabii bu durumun istisnalarını da görüyoruz; Sovyet hiyerarşisinin garip işleyişine zaman zaman tutulan ışıkla. Birinci bölümde örneğin, Pripyat Yürütme Komitesi’nin (Ispolkom) acil toplantısı sırasında, yaşlı devlet adamı Zharkov (Donald Sumpter) dinleyicileri içine çeken net bir konuşma yapıyor ve yurttaşlarını “inanmaya” çağırıyor. “Şehri tecrit ediyoruz” diyor Zharkov. “Kimse dışarı çıkmıyor. Telefon hatlarını kesin. Yanlış bilginin yayılmasına engel olun. İnsanları kendi emeklerinin meyvesini mahvetmekten işte böyle alıkoyabiliriz.” Bu ifade her şeyi açığa çıkartıyor: Sovyet söyleminin bürokratik dolambaçlılığı, “emeğin meyvesinin” bu emeği üreten insanlardan daha öncelikli olması ve tabii insan hayatının hiçe sayılması. 
“Çernobil”in son bölümü de Sovyet sistemini mükemmel şekilde özetleyen bir sahne içeriyor. Faciadan sorumlu tutulan üç adamın duruşması sırasında, Merkez Komite üyesi hakimin kararını reddediyor, hakim talimat almak için savcıya bakıyor. Savcı da bir baş hareketiyle onay veriyor. Burada Sovyet mahkemelerinin nasıl işlediğinin gerçeğe uygun bir resmi var: Merkez Komite üyesinin emirlerini yerine getiriyorlar ve savcının gücü hakimden daha fazla.
Maalesef bu iki çarpıcı sahne dışında dizi genellikle basitleştirme ve budalalık arasında gidip geliyor. İkinci bölümde örneğin Merkez Komite üyesi Boris Shcherbina (Stellan Skarsgård) Legasov’u eğer nükleer reaktörün nasıl çalıştığını söylemezse vurmakla tehdit ediyor. Dizide yine vurulma korkusuyla hareket eden birçok kişi var. Bu gerçeğe uygun değil: Bir aparatçiğin emri üzerine yargısız infaz hatta geriye bırakılmış infaz, 1930’lar sonrasının Sovyet hayatının bir parçası değildi. Genel olarak Sovyet insanları tabanca ya da ceza tehdidi olmadan onlara söylenenleri yerine getiriyordu.
Aynı şekilde, kahraman bilim insanlarının açık bir şekilde Sovyet karar alma sistemini eleştirerek inatçı bürokratlara karşı koymasına dair birçok sahne gülünçtü. Örneğin üçüncü bölümde Legasov retorik bir soru soruyor, “Bağışlayın, belki ben laboratuvarımda çok fazla zaman harcamışımdır. Ya da yalnızca aptalımdır. İşler gerçekten bu şekilde mi yürüyor? Bilmem kaç insanın hayatına mal olacak meselede bir aparatçik, partide kariyer yapan bir adam herhangi bir bilgiye dayanmadan ve tamamen keyfi biçimde mi karar veriyor?” Evet, işler tabii ki o şekilde yürüyor, ve hayır, bu bilim insanı işlerin nasıl yürüdüğünün farkında olamayacak kadar laboratuvarından çıkmamazlık etmedi. Hakikat şu ki, işlerin nasıl yürüdüğünü eğer bilmeseydi, zaten o laboratuvara sahip olamazdı.
Boyun eğme, Sovyet hayatını tanımlayan unsurlardandı. Ancak boyun eğme bunaltıcı ve onun seyirlik bir değeri yok. Dolayısıyla “Çernobil”in yaratıcıları, çatışmanın mümkün olmadığı durumlarda bu tip çatışmalar hayal etmişler; bunu yaparak da bir kurgunun sınırını aşarak yalana varmışlar. Belaruslu bilim insanı Ulyana Khomyuk (Emily Watson), Legasov’dan bile daha çatışmacı. “Ben bir nükleer fizikçiyim” diyor ikinci bölümde bir aparatçiğe. “Sizse müsteşar yardımcısı olmadan önce bir bir ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.” İlk olarak böyle bir şeyi asla söylemezdi. İkincisi, aparatçik ayakkabı fabrikasında çalışmış olabilirdi, ama eğer aparatçik olduysa, bir işçi olarak çalışıyor olmazdı. Parti basamaklarını teker teker çıkmaya gerçekten de fabrikada başlamış olabilirdi; ancak büro bölümünde, işçilerin olduğu bölümde değil. Aparatçik (ya da doğru deyişle aparatçik karikatürü) bir karaftan kendisine votka koyuyor ve masasına oturup cevap veriyor. “Evet, ayakkabı fabrikasında çalıştım. Şimdiyse yetki bende.” Günün ortasında, “Dünyanın bütün işçilerine” diyerek kadehini kaldırıyor. Hayır. Ona kafa tutan bir yabancı iş yerinde karşısında dururken karaf ve votkanın orada olması mümkün değil. Ve “Yetki bende” diye böbürlenme de gerçek dışı.
Aslında bu sahnedeki en büyük kurgu Khomyuk’un kendisi. Diğer karakterlerin aksine, bu karakter gerçek hayattan değil (kapanış sahnesinde Khomyuk’un, Legasov’un facianın sebebini araştırmasına yardım eden onlarca bilim insanını temsil ettiği belirtiliyor). Khomyuk baştan aşağı bir Hollywood fantezisi. Kendisi hakikati çoktan biliyor: Onu ilk gördüğümüzde, bir şeylerin fena hâlde yanlış gittiğinin daha o zamanlar farkındadır; facia sahnesinde saatlerce olayı çözemeyen kafasız adamın aksine meseleyi şıp diye çözer. Aynı zamanda hakikati arayan kişi de odur: Onlarca kişiyle mülakat yapar (bazıları radyasyona maruz kaldığından ölmek üzeredir), sansürlenen bilimsel bir raporu arayıp bulur ve tam olarak neler olduğunu ortaya koyar, saniye saniye. Ayrıca gözaltına alınır, kısa süre sonra kendisini faciayla ilgili Gorbaçov’un liderlik ettiği bir toplantıda bulur. Bunların hiçbirinin gerçek olması mümkün değil ve hepsi bayat klişeler. Aslında sorun Khomyuk’un kurmaca olması değil; kendisinin temsil ettiği uzmanlık bilgisinin kurmaca olması. Sovyet propaganda ve sansür sistemi, belirli bir mesajı yayma amacından ziyade; öğrenmeyi imkansız kılmayı, olguları saptırmayı ve meçhul devlete sürekli değişen gerçekliği tanımlama tekeli sağlamayı amaçlıyordu.



Çernobil ile ilgili kabul gören hikâye yokluğunda, diziyi yapanlar klasik bir facia filmi çerçevesi kullanmış. Birkaç kötü adam faciaya sebep oluyor ve birkaç cesur ve her şeyi bilen kişi Avrupa’yı yaşanamaz hâle gelmekten kurtarıyor ve dünyaya hakikati haykırıyor. Avrupa’nın kurtulduğu doğru ama herhangi birinin hakikati öğrendiği ve haykırdığı doğru değil.
Harvard’lı tarihçi Serhii Plokhy, 2018’de Çernobil üzerine yayımladığı kitapta yaşanan olaylar silsilesini yeniden oluşturdu ve suçun kimde olduğunu açıkladı. Plokhy, Çernobil’e neden olanın ve patlamayı kaçınılmaz hâle getirenin kısaca Sovyet sistemi olduğunu söylüyor. Bu bakışın soluk bir yansımasını HBO dizisinde de görüyoruz. Son bölümde Sovyet mahkemesinde tanık olarak ifade veren Legasov, kontrol çubuklarının uçlarının grafitten yapıldığını, kontrol çubuklarının reaksiyonu yavaşlatması gerekirken grafit dolayısıyla tersine hızlandırdığını ve facianın da bu yüzden yaşandığını söylüyordu. Savcı çubukların neden bu şekilde yapıldığını sorduğunda da Legasov, bunun sebebinin diğer güvenlik önlemlerinin alınmaması ve bütçe kısıntılarının sebebiyle aynı olduğunu söylüyordu: “Çünkü daha ucuz.” Tüm sistemi mahkum eder gibi bir tavrı vardı. 
Halbuki dizide asıl suçluların daha ziyade mahkemede yargılanan üç adamın (özellikle de onlardan birinin, Anatoly Dyatlov -Paul Ritter- isimli itici kötü karakterin) olduğuna inanmamız isteniyor gibiydi. Onu daha öncesinde genç çalışana kabadayılık yaparken görüyorduk, ki bu da faciaya sebep oluyordu. Öyle görünüyordu ki tüm bunların sebebi terfi etme hırsıydı. Gerçekte ise mesele bir terfi meselesi değildi. Hatta terfiler meselesi de değildi, kötü ve istismarcı bir patron meselesi olmadığı gibi. Mesele öncelikle uysal erkek ve kadınlardan oluşan bir sistem meselesiydi: Ucuza kaçan, kendi önlemlerini umursamayan ve “İşler burada böyle yürür”den başka bir sebebi olmadan kendi nükleer reaktörlerini patlatan insanlardan oluşan sistem. Seyirciden şöyle düşünmesi isteniyordu dizide: Eğer Dyatlov olmasaydı, oradaki iyi adamlar doğru şeyi yaparlar ve reaktördeki ölümcül kusur ve sistemin kendisi açığa çıkmazdı. İşte bu tamamen yalan.
Kendi mezarını kazan sistem yerine hırslı ve kötücül bir adamın faciaya sebep olduğunu göstermek çok daha kolay. Aynı şekilde, ipucu peşinde koşan onlarca bilim insanı yerine afete müdahale konusunda tüm iyi özellikleri bünyesinde toplayan bir tek hayali karakteri öne sürmek çok daha kolay. Bu, tarihin büyük adam (ve büyük kadın) anlatısı: Bu anlatıya göre önemli olan insan kalabalıklarının daha sonradan başlarına bela olacak şekilde yarattıkları bozukluklar değil de, az sayıda kişinin attığı birkaç adım ya da aldığı birkaç karar. 
Aleksiyeviç’in ilgisini en çok, acı çekmiş insanların hikâyeleri çekmişti. Dizide bu hikâyelerden biri kullanılmış: hamile olmasına rağmen (bu konuda yalan söylemişti) kuralları çiğneyerek itfaiyeci eşinin ölümüne kadar onunla hastanede kalan Lyudmilla Ignatenko’nun (Jessie Buckley) hikâyesi. Bebeği doğumdan sonra yalnızca dört saat hayatta kalabildi, belli ki radyasyonu kendi toplayarak annesinin hayatını kurtarmıştı. Aleksiyeviç’in kitabındaki Ignatenko’nun monoloğu, yaptığım en akılda kalıcı okumalardan biriydi. (Aleksiyeviç’e insanların gerçekten böyle konuşup konuşmadıklarını sormuştum; o da bana Ignatenko’nun konuşmasının “Şekspirvari” bir kalitede olduğunu söylemişti.) Halbuki dizide Ignatenko’nun hikâyesi kısmen anlatılıyor ve bir bölümü de Khomyuk üzerinden gösteriliyor. Büyük adamlar tarih anlatısında yalnızca güçlü insanların konuşmasına izin vardır. İnsanlar tahliye edildikten sonra “yasak bölgede” kalan ev hayvanları bile, oraya onları infaz etmeye gelen adamların gözünden gösteriliyordu. Bu hayvanları, onların sahiplerinin gözünden hiç görmedik. Tahliye edilenleri de nerdeyse hiç görmüyoruz, bazı insanların ayrılmaya direndiğini ve bunu kabul etmediğini gösteren küçük bir işaret dışında: Dördüncü bölümün başında yaşlı bir kadın ısrarla ineğini sağmaya devam ediyor ve kendisine tekrar tekrar verilen ayrılma emrini umursamıyor.
Son bölümde mahkemede tanıklık eden Legasov şöyle diyor: “Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Ve bu borç, er geç tahsil edilir. RBMK reaktörü de işte böyle patladı. Yalanlarla.” Birileri yalanlardan doğan boşluğun gerçekle doldurulduğunu düşünebilir. Halbuki tamamen kurguya dayalı, fantastik bir duruşma ile dolduruldu: Bu duruşmada birçok kişiye –bize söylendiği kadarıyla bilim insanlarına- anlaşılır bir dille ve mükemmel bir belagatla yaşanan olayların an be an dökümü veriliyor. Sovyet mahkemelerinde hiç olmadığı biçimiyle.
Son söz Legasov’da. Çernobil’in “lütfundan” bahsediyor: “Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkardım, şimdiyse tek sorduğum soru şu: (sahne kararır) Peki ya yalanların bedeli nedir?” Birileri yalanların bedelinin daha fazla yalanlar olduğunu söyleyebilir. Birileri de tüm bunların fanteziden, abartıdan, basitlikten hatta tercümeden ibaret olduğunu söyleyebilir. Bunlar her ne ise, gerçeğin kendisi olmadığı çok açık.

16 Mart 2019 Cumartesi

Bugünü Anlamak için Okumanız Gereken 30 Kitap (France Culture)

Her şey France Culture'de "Bugünü Anlamak için Okumanız Gereken 30 Kitap" başlıklı yazıyı görmemle başladı. Önce listeye bir bakayım dedim. Sonra okumadıklarımı not alayım dedim. Bir de ne göreyim, bu 30 kitabın 17'si henüz Türkçeye çevrilmemiş.

O hâlde eğer "Neymiş bu 30 kitap?" diye gelen bir okursanız, bir göz atın bakalım okumadıklarınız var mı. Bence vardır. Yani mutlaka olması lazım.

Ama eğer bir yayıncıysanız, özellikle kırmızıyla yazılmış kitaplara odaklanmanızı öneririm. Bu 17 kitap henüz dilimize çevrilmemiş. Çevrilse güzel olmaz mı? Bence olur. Kitaplarla ilgili bir fikir edinebilmeniz için henüz çevrilmemiş kitapların altlarına birer ikişer cümlelik açıklamalar da ekledim. Evet, en yakın zamanda bekliyoruz. Siz yayınladıkça haber verin, buradan ve Twitter'dan duyurusunu da yapalım.

Şimdi sizi o meşhur listeyle baş başa bırakıyorum. İyi okumalar.

* Sonradan NOT: Kitapyurdu'ndan Selçuk Uzman'ın uyarısıyla 9 ve 11 numaralı kitapların zaten çevrildiğini öğrendim. Kendisine teşekkür ederim. Farklı isimlerle çevrildiği için gözden kaçmış, listede de işaretledim.


Bugünü Anlamak için Okumanız Gereken 30 Kitap (France Culture)


1) İkinci El Zaman: Kızıl İnsanın Sonu, Svetlana Aleksiyeviç

2) The Man Who Never Stopped Sleeping (Uyumadan Duramayan Adam), Aharon Appelfeld
Toplama kamplarından kaçarak gelenler İsralli kimliğini nasıl değiştirdi? İbranice, kendini bu insanlar karşısında yabancı hisseden genci nasıl kurtardı?

3) Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood

4) Utanç, John Maxwell Coetzee

5) The Names, Don DeLillo
Yunanistan'da başlayan ve Ortadoğu'da devam eden; siyasi şiddet ve terörizmi konu alan bir roman.

6) Vernon Subutex (3 kitaplık seri), Virginie Despentes
Paris’te müzik dükkanı battıktan sonra, uyuşturucudan hayatını kaybeden ünlü şarkıcı Alex Bleach’in kayıtları ile ayakta kalmaya çalışan Vernon Subutex’in macerası.

7) Som Altın Bebek, Margaret Drabble

8) L'invention des corps (Bedenlerin İcadı), Pierre Ducrozet 
Bizi Meksika’dan Silikon Vadisi’ne, Paris’ten Hong Kong’a sürükleyen bu romanın ana meselesi “transhümanizm”.

9) Dites-leur que je suis un homme (Onlara İnsan Olduğumu Söyleyin), Ernest J. Gaines*
1940’ta Louisiane’da bir beyazı öldürmekle suçlanan bir siyahın hikâyesi.
* Sonradan NOT: Bu kitap Ölmeden Önce Son Ders adıyla Türkçeye çevrilmiş.

10) Day (Gün), Kenneth Goldsmith 
2000 yılının Eylül ayında şair, New York Times’ı alıp kopyalamış. Bu kitap, modern sanatın edebiyata yansıması olarak görülüyor.

11) Rêves de machines (Makinelerin Rüyaları), Louisa Hall*
1663’ten 2035 yılına uzanan ve genel olarak insan ve yapay zeka arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir roman.
* Sonradan NOT: Bu kitap Konuş adıyla Türkçeye çevrilmiş.

12) Kızıl Hasat, Dashiell Hammett

13) Kadersizlik, Imre Kertesz

14) Toplu Oyunları (Alt Tarafı Dünyanın Sonu), Jean Luc Lagarce

15) Altın Defter, Doris Lessing

16) Kiev'deki Adam, Bernard Malamud

17) Trois Femmes Puissantes (Üç Güçlü Kadın), Marie N’Diaye 
Onurlarını korumak için mücadele veren Norah, Fanta, Khady Demba isimli üç güçlü kadının hikâyesi.

18) Yol, Cormac McCarthy

19) Défaite des maîtres et possesseurs (Efendi ve Sahiplerin Yenilgisi), Vincent Message 
Ya başka bir medeniyet gelip bizi evcilleştirseydi? Ve onlar için yalnızca et kaynağı olsaydık? Hayvanların yaşadıklarını biraz olsun anlamamızı amaçlayan bir roman.

20) Faux départ (Sahte Gidiş), Marion Messina 
Paris banliyösünden çıkıp iyi bir eğitim sayesinde sınıf atlamaya çalışan bir genç kızın hikâyesi.

21) Kara Plak, Hanif Kureishi

22) Writing to Save a Life: The Louis Till File (Hayat Kurtarmak için Yazmak: Louis Till Dosyası), John Edgar Wideman 
1954’te söylendiğine göre beyaz bir kadına ıslık çaldığı için Ku-Klux-Klan tarafından katledilen siyah bir çocuğun hikâyesinden yola çıkan bir roman.

23) Pastoral Amerika, Philip Roth

24) L’Évangile du bourreau (Celladın İncili), Arkadi et Gueorgui Vaïner 
1970’lerde yazılan ve Stalin’in baskı rejimini anlatan bir roman.

25) Trame d’enfance (Çocukluk Dönemi), Christa Wolf
Christia Wolf, kendi çocukluğunun Nazi rejimini anlatıyor. Ve o dönemin rüzgarına kendisinin de nasıl kapıldığını.

26) Une Odyssée: Un père, un fils, une épopée (Odysseia: Bir Baba, Bir Oğul, Bir Destan), Daniel Mendelsohn
Homeros’un Odysseia’sı üzerinden Mendelsohn kendi oğluyla ilişkilerini sorguluyor. Yolculuk ve sürgün temaları üzerinde dolanan bir roman.

27) Paris'in Karnı, Emile Zola

28) La Fuite de Monsieur Monde (Bay Monde’un Kaçışı), Georges Simenon 
48 yaşında hayatından bıkan Bay Monde’un eşini, çocuklarını, işini terk edip parasız ve gezgin bir hayata tutunmaya çalışmasını anlatan bir roman.

29) The Overstory (Üst Ağaç Tabakası),  Richard Powers 
Çevre duyarlılığıyla bir araya gelen dokuz karakterin hikâyesini anlatan bir roman. Ağaçlara ve doğaya bakışınızı değiştirecek.

30) Douleur (Acı), Zeruya Shalev
Bir saldırı sonrası hayatta kalmayı başaran Iris’in travmasıyla baş etme mücadelesini anlatan bir roman.